Koltuktan Divana Kay[gılan]mak

Öncelikle yazıma koyduğum başlıkla başlamak istiyorum. Biliyoruzki Lacan, her zaman dille oynamalar yapmıştır. Ben de böyle bir oynama yapmak istedim. Parantez içindekiyle birlikte okunduğunda ne anlam ifade ettiğini hepimiz biliyoruz. Şimdi parantez içi okunmadığında ne anlatmak istediğime bakalım. Kaygı Almancada “angst” kelimesinden gelmektedir. Yani baskı yapan, basık anlamında. Gerçekten de kaygı duyduğumuzda vücudumuzda bir baskı hissederiz. İçimizde sıkışmış bir şeyden ötürü bir baskı diyebiliriz. Türkçede kaygıyı hecelere böldüğümüzde “kay-gı” şeklinde oluyor. İlk hece bana kaymak fiilini hatırlatıyor: kaymak ve kaydıktan sonra bir şeyin içine düşmek. Aslında kaygı biraz da böyle bir şey. İçimize düşen, içine düşülen bir duygulanım, affect.

“Koltuktan divana” derken burada bir analizin önceki durumundan ve kabinedeki (analiz esnası) durumdan bahsediyorum. Derginin bu sayısının temasının kaygı olması dolayısıyla analizden önceki kaygıya ve bu sürecin kabineye kaymasından bahsedeceğim.

Koltuk kelimesine gelirsek eğer, bu kelimeyi doğum masasından tutun yaşamımız boyuncaya kadar bulunduğumuz yerleri temsil eden bir gösteren olarak seçtim. Son olarak da, divana kaymaktan bahsedeceğim.

Analize gelen özne ilk tanıyı kendisi koyar. Bu tanı kaygıdır. Bunu vücudunda hissettiği sinyalden dolayı dile dökemese de, bilmese de bilir. Semboliğe (simgesele) sığmayan Gerçek’in duygulanımı olması nedeniyle aslında kaygının dil içinde bir tanımı, biraz da imkânsızdır. Tek gerçek duygulanım denmesinin bir örneği de budur. Yazımda kaygının biraz daha topolojisine değinmek istiyorum. Nerelerde ve nasıl bulunur?

  Kaygı, iki soruyu beraberinde kaydırır:

  1. Bir yandan, varlıkla ilgili.
  2. Diğer yandan, Che vuoi?, yani “o benden ne istiyor?”da olduğu haliyle Öteki ile ilgili soru.

Bu soruların birisi özne ile ilgili diğeri ise öznenin Öteki’nin arzusundaki nesne konumu ile ilgilidir. Yani biri, “Benim varlığım neyi teşkil ediyor?, Bu varolanlar bende neyi teşkil ediyor ?” sorularına özneyi açıyor. Diğeri ise “Ötekinde ben hangi konumdayım?” sorusuna açıyor. 

Bu iki soru kaygıyla ilişkili olduğu için bunları ele alarak biraz koltuktan ve divana kadar olan sürece değinerek kaygıyı açıklayacağım. Bu bağlamda, “olmakta-eksiklik” kavramına kaymak lazım.

Lacan, Heidegger okumalarından sonra olmakta-eksiklikten bahsedecektir. “İnsan, olmakta-eksik bir varlıktır.” der. Olmakta-eksik derken ne demek istiyor? . Bu cümlenin neyi anlattıgını, kendi kulagımla nasıl duydugumu acıklayacagım 

İnsan, var olma yolundaki adımdır. Ama bu öyle bir adım ki ayaksız bir adım. Bunu açmak gerekirse şu örnek tam yerinde olacaktır: Fransızcadaki “pas” kelimesi bir eş anlamlı kelimedir. “Pas”, hem “adım” anlamını verirken hem de “hayır, yok” anlamını içeren bir olumsuzluk vermektedir. Yani hem bir ilerlemeden, bir adımdan bahsederken, bir yandan da onun imkansızlığından bahsediyoruz. Bu “aradalık”, insanın varoluşunda olan bir aradalıktır. O aradalıkta, var-olmaya çalışan varlıktır insan. Hem bir var olmadan bahsederken -yani bir var olma yolunda, henüz var olamamış- hem de var olmuş bir varlıktan söz ediyoruz. İşte insan denilen varlık tam da bu ikiciliği temsil ediyor. Bu imkansızlığı teşkil ediyor. Buna bir örnek de “désêtre” kelimesidir. Etimolojik olarak, “être”, “olmak” anlamını veriyorken, “dés” olumsuzlayan ön ekinin yarattığı anlam itibariyle “désêtre”, “olmamak”tır. Yani, olmanın duyulmasıyla bir yandan da olmamanın duyulması gibi: Ol(ma)mak.

Bebek doğduktan sonra kendini anne ile bir bütün hisseder. Anneden kendini ayrı kurgulayamaz. Anne ise fallusunun bebek olduğunu düşünür, arzunun temsili olan phallus konumunda bebeğini konumlar. Bu bütün olma yani var olma arzusu insanın en temel arzusudur ve bir ayrışmayı gerektirir.

Tarih boyunca bu bütün olma arzusunu, efsanelerden tutun da eski toplumlarda, dinlerde ve felsefede, günümüzde sanatta, cinsel fantezilerimizde ve daha birçok alanda görmekteyiz. Çünkü insanın var olmasında, olmakta olan bir şey. İnsan “olmakta-eksik”tir ve bu eksikliği hep gidermeye çalışır. Bunlara birçok örnek verilebilir. Babil Kulesi’nden, mana arayışındaki dinlere; sevgiliye söylenen sözdeki “bir elmanın iki yarısına”; evliliklerimizdeki “bir yastıkta kocayana” kadar… 

Bir başka örnek olarak Yunan mitolojisindeki aşk tanrısı Eros’u düşünebiliriz. Bir insana okunu sapladığında bir sonraki oku kime atarsa bu iki kişiyi birleştirmiş oluyordu. Tarih boyunca insanın yalnızlığı üzerine pek bir şey göremezsiniz. Görülen genelde bütün olma arayışındaki yalnız insanın halidir. Çünkü her zaman insan tamamlanmak istemiştir. Bir eksikliği gidermek, var olmak istemiştir. Ama bunu ne kadar denese de başaramaz. Yine bir örnekle bunu açıklamak isterim. Öpmek fiilini ele alalım ve pratikte de deneyin. İnsan bir başkasını bir şeyi öpmek için bile önce kendisini öper. Dikkat ederseniz, dudaklarınız önce birbirini öptükten sonra bir başkasını öpmüş olursunuz. Yapmak istediğim burada anlattıklarımla insanın varlığının, bu var olmakta ki eksikliğinin, yalnızlığının, dramatize edilen bir olguya dönüştürmek değil. İnsanın tam da bu yeri teşkil ettiğini, varlığını ikame ettiği yerle alakalı bir durum olduğunu söylüyorum.

Bir diğer soru ise Ötekinin arzusunda hangi konumdayım? sorusu ile bu sorunun yaşamımızdaki ikamesi meselesi. 

Bu konu için taleplere değineceğim. Lacan, “Her talep sevgi talebidir.” der. Siz birinden bir şey istediğinizde, talep ettiğinizde ondan sevgi talep ediyorsunuzdur. Sizi tanımasını, sizin psişik dünyanızın onun hayatındaki yerini merak ediyorsunuzdur. Yani siz onun için nesiniz? Bunu kestirebilmek için talepler bir geri dönüş bildirimi sağlayan mesajlar gibi de rol üstleniyor. İşte tam da burada Öteki’nin arzusu sorusu devreye giriyor.

“Öteki’nin arzusu nedir?” sorusuna bakmak için yeniden bebek-anne ilişkisine dönmek gerekiyor. Hatırlayacak olursak çocuk, fallusunun yani eksik nesnesinin annesi olduğunu, annesinin fallusunun da kendisi olduğunu düşünüyordu. Kendini annesiyle bir bütün sayıyordu. Onunla bütünleşme içinde olduğunu düşünüyordu. Aslında işler pek de böyle gitmediği gibi çocuğun bunu anlaması da çok sürmez. Çünkü anne, her zaman çocukla ilgilenemez. Annenin arzusu zaten bu yönde değil. Çünkü o da Öteki’nin arzusunun peşindedir. Arzu her zaman arzulanmayı arzular. Bunu olmakta-eksiklikle birlikte düşündüğümüzde arzunun durumunu daha iyi anlayabiliriz. Onun için çocukla annenin veya özne ile Öteki’nin arasında bir bütünlük olması imkânsızdır. Bunun için çok büyük olaylar aramaya gerek yok. En basitinden, annenin çocuğa bakarken bir saniyeliğine gözünü kaçırması veya çocuğu emzirirken telefona yönelmesi gibi örneklerle bile bu anlaşılır olur. Bundan sonra çocuk bir arayışa geçer. Annemin arzusu nedir? Yani Öteki’nin arzusu nedir? Ben, Öteki’nde hangi konumdayım?

Bunun içinse işte en son talep mevzusuna değinmek istiyorum. Çünkü talepler, Öteki ile ilgili psişik dünyamızda önemli yere sahip. Talep nedir?

      “Her talep sevgi talebidir. Bu bir tanınma talebidir.” demişti Lacan. Talep deyince doğrudan bir şey istemek aklınıza gelmesin. Bakışlarımızda, dokunuşlarımızda bir talep formatındadır. Tabi ki en çok da sözlerimiz. 

Birisiyle konuşurken bile ondan bir talebiniz vardır. “Evet, hayır.” yanıtı veya sizi onaylayıp onaylamamasından bahsetmiyorum. Daha da temelde, “Ben seninle konuşuyorum, sana bir şeyler söylüyorum, sana beni tanı diyorum.” diyorsunuz. Karşı tarafta konuştuğunda veya sizi dinliyormuş gibi gözüktüğünde, onayladığında veya onaylamadığında bu talebi yanıtlamış oluyor. Burada aklınıza şu gelebilir. Onaylanmamak, reddedilmek nasıl oluyor da talebime karşılık veriyor?

Burada şunu kaçırmamak gerekiyor. Siz onaylansanız da onaylanmasanız da talebinize verilen bir cevap -bakış, dokunuş, söz vs.- sonuç fark etmeksizin sizin varlığınıza verilen bir cevap değil midir? Sizin varlığınızın kabul görmesi değil midir? Yani aslında talepler sevgi talebi ama bu sevgi, varlığınıza ilişkin bir taleptir, sorudur. Dolayısıyla Öteki’nin arzu nesnesi konumuyla da bağlantılıdır. Bu da Lacan’ın tek keşfim dediği “object a” yani “küçük a nesnesi” terimini ortaya koymaktadır.

Son olarak yazımda anlattıklarımı kabineye kaydırmak istiyorum. Bu konuları anlamak bence çok önemli. Tabi ki daha birçok açıklanması gereken terimler, değinilmesi gereken konular var fakat bu yazıda kaygının nereden kaydığına, yanında neleri kaydırdığına ve bunların psişik dünyamızdaki yerini anlamanın, analistin konumu hakkında daha açıklayıcı olacağına inanıyorum. 

Analistin analiz sırasında tavsiye vermemesini bu bağlamlarda düşünün. Ama bu öyle bir konumdur ki ne bir talebinize karşılık verir ne de taleplerini geri çeviren bir Öteki konumunda kalır. Unutmamak gerek ki talepleri geri çevirmekte aslında bir talebinizin karşılanması anlamındadır. Peki bu konum nasıl olacak ona bakalım. Analist imgesel Öteki konumuna girmek istemez. Sizin psişik dünyanızda her zamanki gibi mana bulan ve kurulan bir yer teşkil etmek istemez. Bunun içindir ki işte analizde analist konuşmaz. Sizin talebinize cevap vermez. Kayıtsız kalır. Ama tam böyle düşündüğünüz zamanda da bambaşka bir şey olarak karşınıza çıkabilir. Kabinede analizin kesilmesi bir yandan da bununla da alakalı. Bir bakarsınız on beşinci dakikada seansınız kesilmiş, bir bakarsınız ki kırk beşinci dakikada. Lacan’ın bunun için mekân değiştirdiği de oluyormuş. Analist, sizin psişik dünyanızda bir manaya oturmak istemez. “Analistin arzusu, analize ve sadece analize odaklanmış bir arzudur. Analistin arzusu, herhangi bir nesneye tesadüfen rastgelmeyen bir tür saf arzulamadır, her ne kadar analizan kaçınılmaz olarak hemen her zaman en küçük yorumlardan ya da müdahalelerden bile özgün bir arzuyu okumaya çalışsa da, bu arzu analizana (kendini analiz etmekle iştigal eden kişi) analistin ondan ne istediğini göstermez.” (Fink, 2016, s.31) Bu yüzden kabinede taleplere karşılık verilmemesi, susulması birçok kişi tarafından sevilmez. Çünkü asıl mesele on beşinci dakikada kesilmesi yahut analistin susması değil; manaya oturtamamanın, analistin psişenizde yer edinememesi ve dolayısıyla varlığınızla ilgili bir durumdur. Zaten analist, analizan tarafından sevilmesini de beklemez. Aksine analizde analist, sizi kaygılandırır.

Che vuoi?

Kaynakça

Fınk, B. (2016). Lacancı Psikanalize Bir Giriş. (Ö. Öğütcen, Dü.) İstanbul: Encore Yayınları.

İzmir, M. (2013). Özenin Diyalektiği: Hegel, Sartre ve Lacan. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Lacan, J. (1962-1963). The Seminar of Jacques Lacan, Book X, Anxiety. (J. A. Miller, Dü.) Cambridge: Polity Press.

Nasio, J. -D. (2007). Jacques Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders. (Ü. Doğanay, Dü., Ö. Erşen, & M. Erşen, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Şafak Can Aksoy

Yorum bırakın